Yazan: Haydar Aksakal
6–8 Eylül 1922’de Manisa kenti (%99) yandı. İnsanlar yok oldu. Genç kızların ırzına geçildi. Yangını söndürmek isteyenler kurşuna dizildi. İnsanlar, çareyi dağa kaçmakta buldu…
Anadolu’nun kültür mirası ve şehzadeler kenti harabeye döndü, ölenler çabuk unutuldu.
1921 yılında Halide Edip, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yusuf Akçura ve bir fotoğrafçıdan ibaret küçük bir gurup Yunan işgaline uğramış bölgeleri dolaştı, felaketi tüm boyutlarıyla tespit etti.
Anadolu’da bulunan misyonerler, Hıristiyanların böylesine bir zulmü yapamayacaklarını ileri sürdü. Miss Allan ve Billings bu gezilere katıldı, gördüklerini bir rapor halinde yayınladı.
Yunanlılar tarafından yapılan zulüm ve faciaları yerinde tespit etmek için Yakup Kadri, Mehmet Asım ve Falih Rıfkı’dan kurulu komisyon da gözlemlerini 1922 yılı Aralık ayında “İzmir’den Bursa’ya” isimli kitapta topladı. Kitabı yeniden okurken tarihin derinliklerinde kayboldum: “Bu kitap yalnız yazarlar için değil, bütün Türk yazarları ve Türk Milleti için yeni bir yolun, kendi yolumuzun, memleket yolunun rehberidir.”
Savaşlar, tarih kitaplarında bir iki sayfa içinde anlatılır, o günleri yaşamış insanların ıstırapları ve sıkıntıları da arka planda kalır.
Türklüğün yaşadığı bu büyük faciayı sembolleştirecek her hangi bir anıt yok. Gelecek felaketleri önlemenin yolu, tarihten ders almakla gerçekleşir.
Manisalı Yakup Kadri Karaosmanoğlu anlatıyor: “Manisa Bölge Komutanı Filipos, tahrip ve yangın çıkarma taburlarına lazım gelen emirleri verdikten sonra, belediye dairesinin balkonuna çıktı… Her türlü ölümü emretti.
Yunan askerlerinden evvel şehri terk etmek zorunda bulunan yerli Hıristiyanlar askerlerin arasına karıştı. Zenginlerin bulunduğu evlere daldı, mağaza ve dükkânların kapılarını kırdı; topladıkları eşyayı evvelce yine Müslümanlardan gasp edilmiş hayvanlara, arabalara yükleyip kaçmağa başladı ve bu hal, Filipos’un askerlerine de asıl vazifelerini unutarak her birini kendi başına harekete sevk etti.
Filipos bütün gün, akşama kadar elinin altındaki müfrezelere bir intizam vermeğe çalıştı, hepsine bir program dâhilinde bir vazife verdi. Kimine yangın bombaları; kimine yangın paçavraları¸kimine benzin tenekeleri dağıttı ve geride kalan silahlı efradı şehrin muayyen noktalarında Müslüman ahaliyi ateşten kaçırmamağa memur etti. Bunlar üç bin kişi kadar vardı ve gündüzden güya şehrin asayişini iade etmeğe çıkan muntazam devriyeler halinde sokaklarda küme küme dolaşmaya başladı.
Yedi yaşındaki çocuklar ki yetmiş yaşında ihtiyarların görmediği kötülükleri gördü, işitmediği rezaletleri işitti. Yarım saat zarfında şehrin beş on noktasından birden patlayan yangın, Manisa’yı bir yanardağ haline sokmuştu.”
Falih Rıfkı Atay 27 Eylül 1922 günü Yakup Kadri ile Manisa’ya geldi. Türk Ordusu gelinceye kadar bütün köylülerin aç ve çıplak, dağlarda, korularda yaşadığını gördü. Anılarını yazdı: “İzmir’den çıkar çıkmaz Yakup’la konuşmaya gelen Manisalılara sormuştum:
Manisa ne kadar yandı?
Bir ihtiyar başını sallayarak cevap verdi:
—Taş üstünde taş yok!
Tabiat o kadar sessiz ve yeşil ki insan bir iki saat sonra altmış bin nüfuslu eski ve büyük bir şehrin faciasıyla karşılaşacağına güç inanıyor. Çocukluğunu ve gençliğinin birçok senelerini burada geçiren Yakup, yüzü sapsarı, etrafta hatıralarını arıyor.
—Ben burasını tanımıyorum, burası Manisa değil, Manisa yok dedi.
Manisa bir salı sabahından Perşembe gününe kadar iki gün iki gece yandı. Halkın felaketten daha evvel haberi vardı, fakat ne kaçmak, ne korunmak mümkündü.
Yunanlılar hiç kimseyi şehirden çıkarmıyordu, zira Manisa yanacak, soyulacak ve katledilecekti.
Manisa, kaç gün, altmış bin kişi için böyle korkunç bir zindandı. Ölüm evde, sokakta havada ve toprakta vardı.
Ve Perşembe günü koca Manisa artık bir taş ve kül yığınıydı.
Taarruz başladığı vakit Manisalılar gelecek asker için helva ziyafetleri adamışlardı. Herkes bu şehrayin için biraz para ayırıyor, genç kızlar gizli gizli, Türk bayrağı dikiyordu. Şimdi en zengin Manisalı bir dilim ekmeğe muhtaçtı.”
Not: Kaynakça: Halide Edip, Yakup Kadri, Falih Rıfkı; Mehmet asım. İzmir’den Bursa’ya,
1974, Atlas Kitapevi, İstanbul.